2000’li yılların başında 3D platform oyunlarının bambaşka bir ağırlığı vardı. Jak and Daxter’dan Ratchet & Clank‘e, Sly Cooper’dan Kingdom Hearts’a kadar uzanan dönemde rengarenk dünyalarda dolaşıyor, platform bölümlerini aşarken karşımıza çıkan düşmanları pataklıyor ve ulaşılması imkânsız gibi görünen köşelerde saklanan şeylerin peşine düşüyorduk. Oldukça dolu olan Ağustos ayında Duskfade incelemesi ilk etapta planlarımda yoktu. Ancak oyunun çıkışına doğru gördüğüm görselleri, fragmanları ve demosu beni bir şekilde yukarıda bahsettiğim güzel yapımların nostaljisine sürükledi ve Duskfade’e bir şans vermeye karar verdim. Malumunuz, bahsettiğim yapımların çıkış dönemini takip eden yıllarda oyun dünyasının yönü değişti ve bu tarz yapımlar eskisi kadar sık karşımıza çıkmamaya başladı.
Weird Beluga imzalı Duskfade bakalım o dönemin ruhunu yeniden yakalamayı başarmış mı?
Duskfade inceleme: Zamanın durduğu bir dünya
Duskfade’de Zirian isimli genç bir “Clockmaker” çırağının rolünü üstleniyoruz. Hikâyenin merkezinde ise Zirian’ın kız kardeşi Allira ve dünyanın işleyişini doğrudan etkileyen gizemli Saat Kulesi bulunuyor. Oyunun açılışından itibaren masalsı ama aynı zamanda hafif melankolik bir atmosferle karşılaşıyoruz. Zamanın düzeni bozulmuş, dünyanın farklı bölgeleri bu durumdan etkilenmiş ve Zirian da hem kız kardeşini bulmak hem de yaşananların arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmak için yola koyuluyor.
Burada anlatılan hikâye çok karmaşık değil. Bu yanıyla ilk benzetebileceğiniz yapımlardan Kingdom Hearts’tan çok net bir şekilde ayrışıyor. Hikâye sizi sadece bir sonraki bölgeye taşıyor, yeni bir karakterle tanıştırıyor ve ardından oyun yeniden platform mekaniklerinin üzerine yoğunlaşıyor.
Duskfade inceleme: Platform mekanikleri
Duskfade’in hoplama, sıçrama ve süzülme gibi platform mekaniklerini dibine kadar kullanan bir oyun. Zirian oldukça çevik bir karakter ve oyun da bu çevikliği kullanabileceğimiz bölümleri önümüze koymaktan çekinmiyor. Zıplama, havada yön değiştirme ve farklı hareket yeteneklerini arka arkaya kullanarak ilerlediğimiz sekanslar her köşeye yerleştirilmiş toplanabilirler ile pekiştirilmiş.
Platform tasarımının güzel yanı, çoğu zaman oyuncuya nereye gitmesi gerektiğini açık biçimde göstermesine rağmen bunu tamamen otomatik hale getirmemesi. Bir noktaya ulaşmak için doğru zamanlamayı yakalamak, çevredeki öğeleri kullanmak ve hareketleri birbirine bağlamak gerekiyor.
Özellikle daha geniş alanlarda oyun sizi ana yolun dışına çıkmaya da teşvik ediyor. Uzakta gördüğünüz bir platform ya da ulaşılması zor görünen bir köşe çoğu zaman küçük bir ödülle sonuçlanıyor. Bu da keşif hissini canlı tutuyor. Duskfade burada eski 3D platform oyunlarının en güzel alışkanlıklarından birini başarıyla geri getiriyor: Sırf “oraya çıkabilir miyim?” diye denemek bile eğlenceli.
Madalyonun diğer tarafında ise dövüş sistemi bulunuyor.
Duskfade inceleme: Dövüş sistemi
Ne yazık ki platform tarafındaki başarıyı dövüş sisteminde aynı ölçüde göremiyoruz. İlk birkaç saat boyunca düşmanlarla karşılaşmak eğlenceli olsa da sistemin sınırları kısa süre içerisinde ortaya çıkmaya başlıyor. Düşman çeşitliliğinin sınırlı olması ve birçok karşılaşmanın benzer şekilde sonuçlanması, özellikle uzun oyun seanslarında dövüşlerin temposunu aşağı çekiyor.
Kontroller genel olarak işini yapıyor ancak vuruşların yarattığı etki platform mekanikleri kadar tatmin edici değil. Bazı karşılaşmalarda düşmanların saldırılarını okumak yerine doğrudan saldırı tuşlarına yüklenmek daha verimli hale gelebiliyor. Boss dövüşlerinde ise zorluk dik bir ivme yapıyor ve can barı bitmek bilmeyen tiplere karşı 1-2 vur ve kaç şeklinde dövüşmek zorunda kalıyorsunuz. Aradaki dengesizlik oldukça keyif kaçırıcı.
Bu durum Duskfade’i kötü bir aksiyon oyunu haline getirmiyor. Fakat oyunun platform bölümlerinde gösterdiği özenden sonra savaşların daha yüzeysel kalması ister istemez dikkat çekiyor.

Her yeni bölge yeni bir oyuncak kutusu
Duskfade’in bölüm tasarımı da oyunun nostaljik tarafını destekleyen unsurlar arasında. Her bölgenin kendine has görsel kimliği bulunuyor ve oyun, aynı mekanikleri farklı dekorlarla tekrar etmek yerine çevreyi oynanışın bir parçası haline getirmeye çalışıyor. Bir bölgede hareketli platformlarla uğraşırken başka bir noktada zamanlamaya dayalı engeller ön plana çıkabiliyor. İlerledikçe açılan yeni hareket yetenekleri de daha önce erişemediğimiz alanlara ulaşmamızı sağlıyor.
Bununla birlikte oyunun her bölümü aynı kalite seviyesinde değil. Bazı alanlarda ilerleme son derece akıcıyken, bazı bölümlerde tekrar eden çevre unsurları nedeniyle temponun düştüğünü hissetmek mümkün. Yine de genel anlamda Duskfade’in dünyasını keşfetmekten keyif aldım. Özellikle platform odaklı gizli alanları bulmak ve oyunun ana rotadan uzaklaşan oyuncuya küçük ödüller sunması keşif hissini destekliyor.
Görsel tasarım geçmiş ile günümüz arasında
Duskfade’in görsel tarafında da ilginç bir denge kurulmuş. Karakter tasarımları ve dünyanın genel estetiği açık biçimde eski dönem 3D platform oyunlarını çağrıştırıyor. Büyük gözlü karakterler, abartılı mimari ve renkli çevreler oyunun masalsı yapısını güçlendiriyor. Özellikle geniş alanlarda ve ışıklandırmanın ön plana çıktığı sahnelerde Duskfade oldukça güzel görünebiliyor.
Ancak bazı karakter animasyonları ve çevre detayları aynı kaliteyi koruyamıyor. Bu da oyunun daha küçük ölçekli bir ekip tarafından geliştirildiğini zaman zaman hissettiriyor.
Müzikler ise macera hissini destekleyen başarılı bir iş çıkarıyor. Özellikle keşif sırasında kullanılan parçalar oyunun masalsı atmosferine iyi uyum sağlıyor.
Performans analizi: Nintendo Switch 2 sürümü nasıl?
İncelememizi gerçekleştirdiğimiz Nintendo Switch 2 sürümü bazı pürüzlerine rağmen genel olarak başarılı bulduğum bir port olmuş.
Duskfade gibi sürekli hareket halinde olduğumuz ve platform bölümlerinde zamanlamanın önem kazandığı bir oyun için kare hızının mümkün olduğunca akıcı tutulması oldukça önemli. Oyun dock modunda 60 FPS hedefliyor ve genel deneyim bu hedef sayesinde oldukça akıcı hissettiriyor. Özellikle hızlı platform bölümlerinde yüksek kare hızının oynanışa doğrudan katkısı var. Ancak sahne detaylarına bağlı olarak ya da kamerayı hızlı çevirdiğinizde kolaylıkla farkedilebilecek frame dalgalanmaları mevcut.
Taşınabilir modda ise hedef 40 FPS hedeflenmiş. Nintendo Switch 2 ekranının 120 Hz desteği sayesinde 40 FPS oldukça mantıklı bir tercih olmuş. Sabit 30 FPS yerine daha akıcı bir görüntü sunulması özellikle hareket sırasında kendisini belli ediyor. Ayrıca oyun bu modda kesinlikle çok daha stabil. TV’de karşılaştığım türde frame düşüşlerine bu modda hiç denk gelmedim. Özetle oyunu elde oynamayı ön planda tutarak Switch 2 sürümünü tercih edecekseniz, doğru bir karar olacaktır. Duskfade’i elde oynamak oldukça keyifli. Bölümlerin yapısı da kısa oyun seanslarına uygun olduğu için Switch 2, oyunu deneyimlemek için gayet doğal bir platform haline geliyor.
Özet: Eski usul bir maceraya ihtiyacınız varsa
Duskfade günümüz oyun tasarımını yeniden tanımlamaya çalışan bir yapım değil. Tam tersine, çoğu zaman geçmişte sevdiğimiz fikirleri alıp modern bir sunumla tekrar karşımıza çıkarmaya çalışıyor… ve büyük ölçüde bunu başarıyor.
Platform mekanikleri oyunun açık ara en güçlü tarafı. Zirian’ı kontrol etmek eğlenceli, bölümleri keşfetmek keyifli ve oyun sürekli olarak “şu köşede ne var?” diye merak ettirmeyi başarıyor.
Dövüş sistemi aynı kaliteyi yakalayamıyor ve bazı bölümlerde tekrar hissi kendisini gösteriyor. Buna rağmen Duskfade’in samimi bir tarafı var. Ne olmak istediğini çok iyi biliyor ve oyuncuya da bunu ilk saatten itibaren açıkça gösteriyor.
Özellikle PlayStation 2 döneminin 3D platform oyunlarını özleyenler için Duskfade oldukça rahat tavsiye edebileceğim bir yapım. Nintendo Switch 2 sürümü de 60 FPS dock performansı ve taşınabilir moddaki 40 FPS hedefi sayesinde oyunun hareket odaklı yapısına iyi uyum sağlıyor.
Yazının başında biraz nostaljik sebeplerden oyuna bir şans verdiğimi belirtmiştim. Duskfade bana çocukken oynadığım oyunları birebir hatırlatmadı belki, ama o oyunları neden sevdiğimi kesinlikle hatırlattı.















